Eylemin Düşünceyi Şekillendirişi
Hayatım boyunca bedenimle bağ kurmanın bir çok yolunu aradım ve bu beni her seferinde bir keşiften diğerine yönlendirdi. Jiu Jitsu’dan tırmanışa, atletizmden yogaya pratik ettiğim her spor ve hareket biçimi, bedenimin sınırlarını zorladığı kadar zihinsel sınırlarımı da aşmamı sağladı. Geriye dönüp baktığımda, hatha yoga ve pranayama çalıştığım zamanlarda sadece bedenimin değil zihnimin de esnediğini, dünyaya daha sakin ve dengeli bir yerden baktığımı şimdi anlayabiliyorum. Tırmanışa yoğunlaştığım zamanlar aklımda takılı kalan, düşünmeyi bırakmakta zorlandığım konulardan çok daha rahat vazgeçebildiğimi görüyorum. Aynı şekilde çok yorgun ve tükenmiş hissettiğim zamanlarda uzun bir yürüyüşe çıktığımda, bedenen ne kadar yorgun olursam olayım eve dönüş yolunda zihinsel yorgunluğumun dağıldığını ve düşüncelerimin netleştiğini gözlemleyebiliyorum. Bedenimizin yaşadığı her an gerçek anlamda zihinsel süreçlerimizi şekillendiriyor. Bu tür deneyimler zamanla beden-zihin ilişkisinin ne kadar derin ve iç içe geçmiş olduğunu fark etmemi sağladı.
Geçtiğimiz yıl bu konu hakkındaki okuma listeme göz atarken karşıma çıkan güncel kitaplardan biri Barbara Tversky’nin “Hareket Halindeki Zihin” kitabıydı. Bu kitap düşüncelerimizin nasıl oluştuğu sorusunun derinliklerine iniyor. Özellikle hareket ve eylem kavramlarını sporun ötesinde benimseyebilmiş olanların çokça ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Hareket Halindeki Zihin, düşüncelerimizin kökeninin aslında bedenimizin dünyayla olan deneyiminde saklı olduğunu bize hatırlatıyor.
Tversky’nin temel tezi, hareket ve eylemin soyut düşüncenin temeli olduğu yönünde ve bu kitapla bize zihinlerimizin nasıl geliştiğine dair güçlü ve evrimsel bir bakış açısı sunuyor. Bu fikir, yani bilişsel yetilerimizin fiziksel hareketten köklendiği düşüncesi (embodied cognition), özellikle hayvanların evrimsel tarihini düşündüğümüzde derin bir anlam taşıyor; tüm hayvanlar hareket etmek zorundadır, beyin nihayetinde hareketi kolaylaştırmak için evrimleşmiştir ve hareket etmeyen organizmaların genellikle bir beyine ihtiyaçları yoktur 🙂
Soyut Düşüncenin Temeli Olarak Mekansal Düşünce
Tversky tanınmış bir psikolog olarak kitabında radikal bir teori ortaya koyuyor ve düşüncenin temelinin dil değil hareket olduğunu savunuyor. Bu dili bilişsel süreçlerin yapı taşı olarak gören geleneksel görüşe meydan okuyan bir iddia. Çoğu zaman düşünmeyi kelimelerle özdeşleştiririz, ancak Tversky zihinlerimizin mekansal bilişe en az kelimeler kadar duyarlı olduğunu gözler önüne seriyor.
Kitabında nesneleri mekanda görselleştirme ve manipüle etme yeteneğimizin, soyut düşüncenin kökeni olduğunu savunuyor. Benim favorim olan ve kitabın en ilgi çekici bölümlerinden biri, Tversky’nin haritaları nasıl oluşturduğumuz ve kullandığımızı tartıştığı kısım. Haritalar, yalnızca havadan çekilmiş fotoğraflar veya coğrafyanın nesnel temsilcileri değildir; onlar, anlam iletmek ve navigasyon için gerekli bilgileri önceliklendirmek üzere özenle tasarlanmış şematik temsillerdir. Bu kavram filozof ve bilim insanı Alfred Korzybski’nin ünlü özdeyişi “harita bölge değildir”i (the map is not the territory) hatırlatıyor bana. Korzybski bu ifadeyi, gerçekliğe dair algılarımızın seçici olduğunu ve dünyanın yalnızca belirli yönlerini öne çıkarırken diğerlerini göz ardı ettiğini göstermek için kullanır. Bir nevi “all figures, no ground” diyebiliriz. Bir harita da, tıpkı bilişsel süreçlerimiz gibi, pratik amaçlara hizmet etmek için gerçekliği filtreler ve çarpıtır. Haritalar ile biliş arasındaki bu karşılaştırma, zihinsel olarak algıladığımız ve temsil edilen şeyin dünyanın doğrudan bir yansıması değil, onu gezmek için tasarlanmış bir soyutlama olduğunu anlamanın önemini vurgular.
Tversky’nin mekansal düşünceye dair araştırması haritalarla sınırlı kalmıyor. Bu kavramı, zamanı nasıl algıladığımıza (genellikle mekansal olarak görselleştirdiğimiz doğrusal bir yapı) kadar genişletiyor. Geleceği genellikle “önümüzde” ve geçmişi “gerimizde” olarak tasavvur ederiz, bu da zihnimizde zamanı fiziksel mekanla özdeşleştirir. Tversky, bunun birçok kültürde yaygın olduğunu, ancak evrensel olmadığını belirtiyor. Örneğin, And Dağları’nın Aymara halkının zamanı farklı algılaması; onlar için geçmişin önlerinde, geleceğin ise arkalarında olması. Bu tersine çevirme, kültürel bakış açılarının bilişsel çerçevelerimizi nasıl şekillendirdiğine dair can alıcı bir detay sunuyor.
Zihnin Mekan ve Zaman İçindeki Hareketi
Kitabın öne çıkan bir diğer bölümü, zaman algımızın mekan deneyimimizden nasıl etkilendiğini ele alıyor. Tversky, yaptığı deneylerle fiziksel dünyada nasıl yol aldığımızla zamanı zihinsel olarak nasıl katettiğimiz arasında paralellikler kuruyor. Fiziksel mekandaki rotaları ve mesafeleri haritaladığımız gibi, olayları da zamansal bir sıra içinde düzenler, gelecekteki olasılıkları hayal eder ve geçmiş olayları düşünürüz. Zamanın bu mekansal organizasyonu, günlük dilimizde ve düşüncemizde de kendini gösterir. Örneğin, bir proje ile “ilerlemek” veya geçmiş bir olaya “geriye dönüp bakmak” hakkında konuştuğumuzda, zamansal kavramları tanımlamak için mekansal metaforlar kullanırız.
Hareket Halindeki Zihin, bilişsel psikolojide kesinlikle çığır açan bir eser ve soyut düşüncenin kökenlerine dair yeni bir bakış açısı sunuyor. Tversky’nin mekansal düşüncenin bilişin temeli olduğu iddiası, hem ilgi çekici hem de zengin deneysel kanıtlarla desteklenmiş. Mekansal bilişin dil, sanat ve hatta günlük nesnelerin tasarımını nasıl etkilediğine dair tartışmaları aydınlatıcı ve bilişsel bilime (cognitive science) nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair yeniden düşünmemizi gerektiren güçlü bir argüman sunuyor.
Ancak, kitap kusursuz değil. İlk bölüm veri ve içgörülerle dolu olsa da, ikinci yarısı daha az odaklanılmış ve dağınık hissediliyor. Tartışmalar daha az somut hale geliyor ve anlatı ilk bölümdeki ivmesini kaybediyor. Sanat ve bilim arasındaki bağlantılara dair keşifler ilginç olmakla birlikte, yazar bazen ana tezden çok uzaklaşıyor ve bu da ana argümanı takip etmeyi zorlaştırıyor. Ayrıca Tversky’nin tezi ilgi çekici olsa da kitap zaman zaman tekrarlayıcı hissediliyor ve bazı noktalar yeni içgörüler eklenmeden sürekli olarak yineleniyor.
Eksikliklerine rağmen Hareket Halindeki Zihin, zihnimizin nasıl çalıştığına dair düşündürücü bir keşif sunuyor. Bilişsel bilime ilgi duyanlar için kitabın ilk bölümü kesinlikle okunmaya değer. Mekansal düşüncenin tasarımı ve günlük etkileşimleri nasıl etkilediğiyle ilgilenenler kitabın sonraki bölümlerini daha ilginç bulabilir. Genel olarak kitap kendisini tekrarlıyor olsa da, dünyayı nasıl düşündüğümüze ve hareket ettiğimize dair taze bir bakış açısı ve hareketin düşünceyle iç içe geçtiği bir yaşam sürdürenler için aydınlatıcı bir perspektif sunuyor. Tversky’nin kitabı zihnin hareketini yepyeni bir ışık altında görmenizi sağlayacak.

Leave a comment