Kadın Cinayetlerine Karşı Öz Savunma: Gerçekçi Yöntemler ve Yanıltıcı Yaklaşımlar / Bir Öz Savunma Manifestosu 

Kadın Cinayetleri ve Öz Savunma Arayışı

2020 yılı Temmuz ayında, Pınar Gültekin’in vahşice katledilmesi, Türkiye’de kadın cinayetlerine ve kadına yönelik şiddete karşı büyük bir öfke patlamasına neden oldu. Kadınlar olarak kendimizi nasıl savunacağımız, şiddete nasıl direneceğimiz konusunda derin bir sorgulama içerisine girdik. Bu olayın hemen ardından, öz savunma alanında bilgi ve deneyim kazanmış ve çeşitli dövüş sporlarını/sanatlarını (Aikido, Karate, Muay Thai, Jiu Jitsu) deneyimlemiş bir kadın olarak, kadınlara yönelik self defense (öz savunma) dersleri vermeye başladım. Ancak bu dersleri geçen yıl durdurma kararı aldım. Zira karşılaştığım bazı temel sorunlar ve gözlemlerim, self defense alanındaki yanlış yönlendirmelere karşı eleştirel bir duruş sergilememi zorunlu kıldı.

Her kadın cinayeti haberinden sonra toplumda ani bir “kendini koruma” refleksi gelişiyor. Bu dönemlerde dövüş sporları derslerine ve atölyelerine olan ilgi de hızla artıyor. Muay Thai, Krav Maga, Wing Chun gibi vuruş temelli dövüş sporları, kadınlara yönelik öz savunma yöntemleri olarak popüler hale geliyor. Farkındalığının yüksek olması gereken ve bu konu hakkında büyük bir sorumluluk taşıyan kadın derneklerinin, feminist organizasyonların ve sosyal medyanın da etkisiyle bu sporların yaygınlaşması “öz savunma haktır” sloganıyla hız kazanıyor. Ancak, burada büyük bir yanılgı var: bu yöntemler, kadınların gerçek bir tehlike anında kendilerini etkili bir şekilde savunabilmeleri için yeterli değil.

Öncelikle, vuruş temelli sporların neden etkisiz olduğunu ve hatta kriz anlarında durumu daha da karmaşık hale getirebileceğini açıklamak istiyorum. Bu tür sporlar, genellikle gerçek hayatta karşılaşabileceğiniz tehdit senaryolarını yansıtmaz ve sizi tehlike anlarında etkili bir şekilde savunmasız bırakabilir. Oysa tehlike anında sizi koruyacak asıl şey, öğrendiğiniz tekniklerden çok o an soğukkanlı bir şekilde kalabilme ve doğru tepki verme yeteneğinizdir. Bu yetenek, yalnızca tekrarlı ve gerçekçi bir eğitim süreciyle geliştirilebilir.  

Kendinizi koruyabilmek için yalnızca öz savunma teknikleri öğrenmek değil, aynı zamanda bunları baskı ve stres altında uygulayabilmek gerekir. Bunun için iki tarafın da tüm kapasitesini ve gücünü kullanabildiği, durumun gerçekliğini yansıtan senaryolarla test edilen, ancak tamamen zararsız bir eğitim ortamı oluşturulmalıdır. Böyle bir süreç, gerçek hayatta işe yarayacak refleksleri ve becerileri size kazandırır. Bu eğitimin etkili olabilmesi için, yoğun tekrarlarla desteklenmesi ve en az 9-12 ay gibi bir zamana yayılması şarttır. Bu süre, hem fiziksel hem de zihinsel dayanıklılığı geliştirmek ve sizi olası tehlikelere karşı hazırlamak için gereklidir.

Vuruş Temelli Dövüş Sporlarının Sınırlamaları

Dövüş sporlarının çalışma yöntemlerini incelediğimizde çoğu zaman derse belirli hareketlerle ısınarak başlarsınız, sonrasında teknik/kombinasyon çalışması bunu takip eder ve dersin son kısmında bu öğrendiğimiz teknik ve kombinasyonları karşımızdaki partnere uygulamaya çalıştığımız ve tabi onun da eş zamanlı bir şekilde bize uygulamaya çalıştığı ve “sparring” adını verdiğimiz “gerçekçi antrenman” yani bilmeyen bir gözle dışarıdan bakıldığında aslında iki insanın dövüştüğünü söyleyebileceğimiz bir çalışma yöntemi varıdır. Buna canlı dövüşme veya dövüşme simülasyonu da diyebiliriz.

Gerçek karşılaşmalarda veya maçlarda soğuk kanlılığımızı koruyabilmek için en çok bu yönteme ihtiyacımız varıdır. Aynı zamanda öğrendiğimiz tekniklerin içselleştirilmesi için başvurabileceğimiz en etkili yöntemdir. Kapasitemizi tam anlamıyla test edebildiğimiz, içimizdeki gücü sağlıklı bir şekilde dışarıya çıkarabildiğimiz ve içinde bulunduğumuz grup/organizasyonda yetenek bağlamında nerede durduğumuz, ilerleme kaydedip kaydetmediğimiz burada belli olur, bu yüzden dövüş sporlarının en can alıcı kısmı burasıdır.  

Bu bağlamda kadınların kendilerini savunmaları adına pazarlanan vuruş kökenli dövüş sporlarında kendi içimizdeki gücü tam anlamıyla açığa çıkarabildiğimiz yer ya koruyucu kıyafetler giymiş bir insana karşı ya da bir kum torbasına/pad’e karşı olur ve burada denge tamamen bozulur, kendimizi savunma söz konusu olduğunda bizim ihtiyacımız olan şey özgüvendir ve bunu sağlayan faktör de adrenalin altındayken bize tüm kapasitesiyle karşılık veren ve bizim de aynı uygulamayla üstesinden gelmeyi öğrendiğimiz ve yeteneklerimizi karşılıklı olarak test edebileceğimiz bir rakiptir. 

Zira gerçek tehlikeyle karşı karşıya geldiğimizde bizi koruyan kıyafetlere sahip olmayacağımız gibi bize saldıran kişi de koruyucu kıyafetlere bürünmüş olmayacaktır. Bize dokunmadan ellik tutan, tehlike anını simüle etmek için bizi sağa sola savuran veya koruyucu kıyafetler giyen bir partnere, ellerimizi eldivenle koruyarak ve bütün gücümüzle saldırmakla bize tüm kapasitesiyle karşılık veren bir rakibe çıplak elle saldırmak arasında oldukça büyük bir fark vardır.

Vuruş faktörünü ele aldığımızda, insan elinin yapısı gereği çıplak elle sert bir yüzeye veya bir insanın kafatasına birden fazla darbe indirmenin fizyolojik sınırları olduğunu unutmamalıyız. Elimiz, oldukça karmaşık bir anatomik yapıya sahiptir ve toplamda 27 küçük kemikten oluşur. Bu kemikler, ince ligamentler ve tendonlarla birbirine bağlanır, bu da elle yapılan hareketlerin büyük bir hassasiyet ve esneklikle gerçekleşmesini sağlar. Ancak, elin bu yapısı aynı zamanda darbelere karşı hassasiyetini artırır. 

Bir darbe sırasında, özellikle çıplak elle ve tüm güçle yapılan bir vuruşta, metakarpal kemiklerde (avuç içi kemikleri) çatlaklar veya kırıklar oluşabilir. Yumruk sırasında, özellikle elin dış kenarı veya parmak eklemleri gibi daha zayıf noktalara gelen yük, bu bölgelerde ciddi yaralanmalara neden olabilir. Bu durum, sadece fiziksel acıya yol açmakla kalmaz, aynı zamanda elin işlevselliğini de kaybetmesine sebep olur.  

Vuruş sonrası oluşan ağrı ve potansiyel yaralanmalar, bir sonraki hareketi yapma kabiliyetinizi ciddi şekilde kısıtlar. Dahası, güçlü bir darbe sadece elinize zarar vermekle kalmaz; aynı zamanda bu tür bir müdahalenin tehlike altındaki kişi için etkisiz veya tehlikeyi artırıcı bir sonuç doğurması da mümkündür. Bu nedenle, çıplak elle vuruş tekniklerine dayalı bir öz savunma yöntemi yerine, fiziksel yapımıza daha uygun, kontrollü ve sürdürülebilir savunma yöntemlerini tercih etmek çok daha mantıklıdır.

Öz Savunmada Soğukkanlılık ve Gerçekçi Çalışma Yöntemlerinin Önemi

Öğrendiğimiz tekniklerin gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamanın en etkili yolu, bu teknikleri bize tam anlamıyla karşılık veren bir partner üzerinde deneyerek test etmektir. Örneğin bir Krav Maga kursunda, size tüm gücünüzle yumruk atmanız için ellik tutan 90 kiloluk bir eğitmenin dersin sonunda sizinle sparring yaptığını ve tüm gücüyle soluk borunuza vurduğunu düşünün. Ayrıca, bu tür bir durumda vücudunuzun verdiği tepki, çoğu zaman film senaryolarındaki gibi hayal edilen bir kahramanlık yerine kötü sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle, öğrenilen tekniklerin gerçek dünyada işe yarayıp yaramadığını test etmek, sadece fiziksel güçle değil, aynı zamanda gerçekçi ve etkili bir eğitimle mümkün olacaktır.

Bu tip “teknikler” her ne kadar dışarıdan havalı görünse de amacı saldırganın en mümkün ve gelişi güzel şekilde canını yakarak darp etmektir ve saldırganın dayanıklılığına ve saldırganlığına bağlı olması sebebiyle şans faktörüne dayanır. Karşımızda bizi hali hazırda darp etmeye çalışan, vücut ağırlığımızın iki katına sahip bir saldırgan varken ona kendi yöntemiyle karşılık vermek bizi gelen darba karşı da savunmasız durumda bırakacaktır çünkü ortada kontrol veya savunma yoktur. Daha da kötüsü bu alışverişin başlangıcı veya sonucuna dair herhangi bir gerçekçi öngörü yoktur. Size saldıran bir insana karşı, önce savunma yapmadan, siz de karşı saldırıda bulunursanız bu durumun kazananı her zaman fiziksel olarak en güçlü olan ve zamanlaması en yerinde olan olacaktır. Bu bölümü aklınızda tutmanız önemli çünkü aslında işin bütün stratejisi burada yatıyor.

Şimdi düşünmenizi istiyorum, katıldığınız kursta size gücünün belirli bir kısmıyla karşılık veren ve vurmaktan çok vuruyormuş gibi yapan bir partnerle çalıştıktan sonra bu darbeleri fiziken karşılamaya ne kadar hazır olabilirsiniz? Veya gerçekliğin vahşetine hazırlanmak veya önceden belirlenmiş senaryolara direnmenin arasındaki fark tam olarak nedir? Durumu tek yönlü bir şekilde simüle ederken bir yandan da tehlikeyi doğuran asıl faktörlerden soyundurarak bunu yapmak ancak role playing olarak adlandırılabilir ve evet bu insanlar size kendinizi savunmayı öğretmenin değil size hayal satmanın peşindeler. Bu durumda ciddi bir saldırı altındayken iki tarafın da birbirine kıran kırana vurmaya çalıştığı ve sonunu kestirmenin pek de mümkün olmadığı bir senaryoyla karşılaşmamız olasıdır. Hatta daha tehlike belirmeden, bize aşılanan yanlış özgüven duygusu yüzünden hiç de hazır olmadığımız durumlara bizi düşünmeden atılmaya itebilir ve ciddi durumlarda canımıza mâl olabilir. Korkutucu olan ise artık hangi durumun ciddi olduğunu kestiremiyor oluşumuzdur.

Tutuş Kökenli Sporların Farkı

Tutuş kökenli sporlara baktığımızda (Güreş, Judo, BJJ) ise böyle bir sorunla karşılaşmayız çünkü tutuş kökenli sporların nihai amacı saldırganı darp veya nakavt etmek değildir. Gücü üreten olgu fiziksel olarak ne kadar fit olduğumuzda veya ne kadar güçlü ve hızlı vurduğumuzda değil teknik alışverişi sırasında oluşan momentum üzerindeki hakimiyetimizle hatta bu momentumu bizzat üretebilmemizle ölçülür ve bu hakimiyet ancak sakinlikle ve duygularımızı kontrol altında tutabilmemizle mümkün olur. Bu bizden çok daha ağır ve güçlü partnerlerle çalışma imkanını mümkün kıldığı gibi herhangi bir saldırı durumunda da aynı etkiyle çalışır. Çünkü öncelikli amaç bize vuran bir saldırgana mükemmel bir zamanlamayla karşı saldırıda (counter-attack) bulunmak değil saldırganın güç üretmesini sağlayan mesafeyi kapatmak ve bu gücü elinden almaktır.

Günün sonunda birinin gözüne parmak sokmak veya hayalarına tekme atmak için bu ücretli kurslara katılıp yine büyük ücretler karşılığında yapılan “seviye belirleme sınavları”na katılmanızın onların ceplerini şişirmek dışında size hiçbir faydasının olmayacağından emin olabilirsiniz. 

Tutuş kökenli sporlar darp içermediği için (tekme, yumruk, dirsek, diz) sparring kısmına gelindiğinde iki tarafın da tüm kapasitesini kullanarak birbirine karşı koyabilmesini sağlar, bu aynı zamanda bir kadının bir erkekle antrenman yapmasını ve yeteneklerini gerçekçi bir yaklaşımla test edebilmesini de sağlar ve bunu sağlarken uygulayıcıların alacağı fiziksel zararı minimuma indirir, bu yüzden özellikle Brazilian Jiu Jitsu, sürekli olarak yapabileceğiniz ve 60 yaşına da gelseniz uygulayabileceğiniz teknikler, yöntemler ve yaklaşımları size kazandırır. 

Çünkü Brazilian Jiu Jitsu’nun en başta sağladığı şey, gerçekçi bir kapasite testiyle sınırlarımızı bize bildirmesidir. Sadece bize başarı getiren yeteneklerimizle değil bizi başarısız kılan yönlerimizle de barışmamızı sağlayarak (gerçekliğin kabulü) eksik olduğumuz yönlerimizi etkin bir şekilde geliştirmemize yardımcı olur. Eğer bu sınırları kabul etmeyi öğrenirsek (nerede güçlü nerede güçsüz olduğumuz, nerede kontrol sağlayıp nerede kontrolü kaybettiğimiz gibi) BJJ bizi bu sınırların ötesine taşıyabilen bir araç halini alır ve bu sebeple gerçek bir özgüven ve sürekli bir içsel gelişim sağlar. 

Mindere girdiğinizde birbirinden farklı vücut tipinde insanla çalışma şansınız olacağı için, en başından itibaren insan bedeninin farklı varyasyonlarına göre hareketlerinizi ve odak noktanızı nasıl ayarlamanız gerektiğini de öğrenirsiniz. Bu şekilde yaklaşık bir yıl kadar pratik yapmak, bir insanı başkalarını fiziksel olarak kontrol etme konusunda oldukça yetkin hale getirir. Bu yaklaşım aynı zamanda kişinin kendi yetenekleri ve eksikliklerine dair keskin bir farkındalık geliştirmesine de yardımcı olduğu için, herhangi bir durumda “kazanmak” adına ne yapmamız gerektiğini daha etkili bir şekilde değerlendirmemizi sağlar.

Self Defense ve Gerçekçi Kapasite Testi: Brazilian Jiu Jitsu’nun Kadınlar İçin Faydaları

Brazilian Jiu Jitsu’nun sağladığı bir diğer inanılmaz değerli araç, kişisel alanda biriyle olmanın getirdiği sürpriz ya da rahatsızlık duygusunun ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumda BJJ, ev içinde ve aile yakınlarından gelen saldırılara karşı da bizi hazırlıklı kılar. Kadınlara uygulanan şiddetin en çok yakınlarından geldiğini göz önünde bulundurduğumuzda bu oldukça önemli bir noktadır. Birinin aniden kişisel alanınıza girmesi şoku bir anlık duraksamaya neden olabilir. Bir öz savunma durumunda, bu duraksama vereceğimiz tepki açısından çok kötü bir zaman aralığıdır. Tutuş kökenli sporlardan gelen temas rahatlığı, neredeyse dövüşme yeteneği kadar değerlidir. Bu olayın zihnimiz tarafından algılanma süresini kısaltarak hızlı bir şekilde tepki vermemize olanak tanır.

Her gün fiziksel ve mental sınırlarınızı gerçekçi bir şekilde ve tam anlamıyla test edebileceğiniz bir çalışma yöntemi hayal edin ve aynı zamanda bunu sizin üzerinizde uygulayan birine karşı irite olmadan etkin bir şekilde karşılık verebilmeyi. Bu sizi hayata bakış açınızda da gerçekçi olmaya ve gerçeklikle bağlantı kurmaya itecektir. Bu noktaya geldikten sonra gerisi gerçekten çok kolay ve aslında bütün mesele bu noktaya gelebilmek. 

Yani self defense dediğimiz olgu aslında ne herhangi bir dövüş sporunun üstünlüğünden gelir ne de başka bir araç sayesinde bize kendimiz korumayı öğretir. Self defense, düşüncelerimizin veya dış etkenlerin üzerimizde oluşturduğu zorluk, stres ve baskı gibi durumların üstesinden gelebilmemiz için önce gerçeklikle bağlantı halinde kalmamızı sağlayan ve bunu yaparken de sakin olma becerisini bize kazandıran bir yaklaşım olmalıdır ve yazının bu noktasında anlayacağınız üzere bu yaklaşımın 10 saatlik kurslarla sağlanması imkansızdır.

Self defense programlarının amacı temelde tehlikeli durumlar altında oluşan adrenalin tepkisini (kaçma, donma ya da savaşma tepkileri) korku tepkisi yerine (agresyon, darp, vs.) sağlıklı ve aktif bir yanıta dönüştürmektir. Bu noktada kişinin durumla başa çıkma yeteneğine ve bilişsel kontrolüne dair inancı, fiziksel tehditler karşısında kendini güçlü hissetme etkisini belirleyen en önemli ve ilk faktördür. Bu faktörü yaratmanın tek yolu, tehlike anlarını simüle eden gerçekçi bir çalışma yöntemi kullanmaktır. Bu yöntemde, katılımcılar kontrollü bir ortamda, stres faktörleriyle defalarca karşılaşarak soğukkanlı ve etkili bir şekilde bu durumlarla başa çıkmayı öğrenirler. Bu simülasyonda saldırı altında olan kişinin kendisine olan inancı, partnerin rol yaptığı bir tiyatro gibi veya koruyucu kıyafetlerle korunarak kendisine biçilen rolü yerine getirmesiyle değil (bu yaklaşımlar aynı zamanda saldırganın girdiği roller yüzünden oldukça tetikleyici olabilir) partnerin de tüm gücünü ortaya koyarak direndiği bir senaryoyla başa çıkabilmemiz sayesinde gelişir. 

9 aydan kısa olmayacak bir şekilde bu pratiklerin tekrarlanması, test edilmesi, sonuçlarının gözlemlenmesi ve pekiştirilmesi, öğrenilen tekniklerin içselleştirilmesi için gereklidir. Bu içselleştirmenin gerçekleşebilmesi için uygulanan pratiğe güvenin de tam olması gerekir. Bunu sağladıktan sonra isterseniz vuruş yapmaya, karşınızdaki kişiye zarar verecek ve canını yakacak teknikleri öğrenmeye de başlayabilirsiniz ama bu tamamen sizin seçiminize bağlı. Ancak durumu kontrol etmeyi öğrendikten ve durumla hem fiziksel hem de mental anlamda başa çıkacak kapasiteye sahip olduktan sonra darp içeren teknikleri sepetinize eklemenizi öneririm. 

Yani gelen saldırıya karşı saldırıda bulunmak yerine önce savunma yapıp daha sonra saldırıya geçmeyi öğrendikten sonra bu karşı saldırının ne şekilde olacağına karar verebiliriz. Vuruş kökenli sporlar öz savunma söz konusu olduğunda karşı saldırı (counter-attack) olarak adlandırdığımız olgu üzerine çokça odaklanır fakat buradaki sorun karşı saldırı yapmanın çok büyük bir ustalık, zamanlama ve uzun süreli çalışma gerektirmesidir. Bu sebeple gelen saldırıya başka bir saldırıyla karşılık verebilmek adına önce etkin bir şekilde savunma yapmayı bilmemiz hayatidir. 

Bu noktada yine araya başka bir konu giriyor: bu tip kursların süreleri. Sizce 10 saatlik bir kurs sizin gerçek kapasitenizi test etmeye veya bunu açığa çıkarmanıza yeterli olacak mı? Olsa bile, bize belirli yetenekleri kazandıran asıl yaklaşım bu kapasiteyi keşfetmenin sağladığı özgüven duygusunun tekrarlanabilir olmasıdır yani pekiştirmedir. Tek bir etkinlik sonucunda “ben sınırlarımı öğrendim kendimi biliyorum” gibi bir iddia ortaya atabilirsiniz ama fiziksel ve mental kapasitemizin gösterdiği değişkenlik bağlamında aslında her gün sınırlarımız değişir ve bu değişikliğe ayak uydurabilmek için her duygu durum altında çalışmayı öğrenmeliyiz. Kendi sınırlarımızı ve buna bağlı olarak kapasitemizi ve gücümüzü keşfetmek 10 saatlik kurslara sığdırılamayacak derin bir olgudur. 

Tabi ki bir araya gelmemiz, birlikte çeşitli aktiviteler yapmamız, kız kardeşliğimizi pekiştirmemiz, yeni spor branşları denememiz bizim için oldukça faydalı ama burada neyin öz savunmaya hizmet ettiği ve neyin bu durumu tam tersine çevirebileceği hakkında derin bir bilgiye sahip olmalıyız, durum beklediğimiz gibi gelişmediğinde gelecek olan baskıyla başa çıkabilecek bir kapasiteye sahip olmalıyız, bahsettiğimiz konu insanların hayatta kalmasını sağlamak olduğunda bir saldırganın kulak zarına şiddetle bağırmanın veya ayak tarak kemiklerine topuklu ayakkabıyla basma fikrinin ne kadar yavan olduğunun farkına varmalıyız. Zaten uygulamak için herhangi ekstra bir pratik gerektirmeyen davranışların tavsiye olarak duyurulmasının ve 10 saatlik kurlar şeklinde pazarlanmasının doğurduğu yanıltıcı yönlendirmenin ciddiyetle farkına varmalıyız. Patriyarkaya lanet ederken, yine patriyarka tarafından tek tipleştirilerek oluşturulan yanlış algıları ve hızlı tüketim dayatmasını en azından kendi içimizde yaşatmamalıyız. 

Feminizmin Metalaşması ve Öz Savunma Programlarının Eleştirisi

Son dört yıldır bu konuda doğru bir farkındalık yaratmaya çalışıyorum, çünkü kadınların kendilerini güvende hissetmesi ve gerçekten koruyabilmesi için yalnızca kişisel çabalardan değil, aynı zamanda bu meseleye yaklaşan kurumların, markaların ve derneklerin tutumlarını eleştirel bir şekilde değerlendirmekten geçtiğine inanıyorum. Kadın hakları ve öz savunma gibi hassas konular, toplumsal değişim amacı taşırken, ne yazık ki günümüzde ticari kaygıların gölgesinde şekilleniyor. İşte bu nedenle, kadınların güçlenmesini hedefleyen yaklaşımlara şüpheyle bakmayı ve gerçek çözümleri yüzeysel olanlardan ayırt edebilmeyi önemsiyorum.

Son yıllarda feminizm, neoliberal ekonomi ve kapitalizmin etkisiyle toplumsal değişim hedefinden uzaklaşarak ticari bir araç işlevi görüyor. Şirketler ve bazı dernekler, feminist söylemleri kâr amacıyla araçsallaştırarak toplumsal sorunları çözmek yerine yüzeysel marka kimlikleri yaratmayı tercih ediyor. “Femvertising” adı verilen bu yaklaşım, kadınların güçlenmesini savunan semboller ve sloganlarla tüketim kültürünü besliyor. Ancak bu süreç, feminist değerleri özünden kopararak toplumsal değişimden çok bireysel pazarlama hedeflerine hizmet ediyor.

Bu bağlamda, bazı feminist dernekler, kendini savunma kursları gibi projeler üzerinden büyükelçiliklerden ve diğer fon sağlayıcılardan oldukça yüksek hibeler almayı sürdürüyor. Bu kurslar, kısa vadeli ve ölçülebilir sonuçlar sunarak fon çekmeyi kolaylaştırsa da, gerçek hayatta kadınların güvenliğini sağlamada genellikle etkisiz kalıyor. Yine aynı şekilde belediyeler de bizim proje tekliflerimize kulaklarını tıkayıp konu hakkında alakasız ve uygunsuz yorumlarda bulunup bu tür programların uzun vadeli etkinliğini değerlendirmek yerine, pozitif geri bildirimler ve katılım istatistikleriyle başarı algısı yaratmayı seçiyor veya kendi yandaşı olan eğitmenleri ve programları kayırmayı.

Sonuç olarak, feminist örgütlerin bir kısmı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet gibi karmaşık sorunlara sürdürülebilir çözümler geliştirmek yerine kolay pazarlanabilir projelere odaklanıyor. Bu durum, feminizmi toplumsal değişim aracı olmaktan çıkararak kapitalist pazarlama stratejilerinin bir parçası haline getiriyor ve kadınların güçlenmesini sağlayacak gerçekçi, uzun vadeli yaklaşımların önünü tıkıyor.

Dernekler ve markalar, feminist söylemi popülarite ve kâr amacıyla araçsallaştırırken, bu durum kadınların gerçek ihtiyaçlarını göz ardı ediyor. Gerçek bir değişim için, feminist hareketin öz değerlerinden sapmadan, daha bütüncül ve etkili yaklaşımlara yönelmesi şarttır. Bu bağlamda, derinlemesine eğitim ve uzun vadeli stratejilerin teşvik edilmesi, iş birliklerinin yapılması toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde kalıcı bir etki yaratabilir. Kadınların güçlendirilmesi, yalnızca geçici çözümlerle değil, aynı zamanda kalıcı ve etkili stratejilerle mümkündür. Kadın cinayetlerine karşı öz savunma, sadece bireysel bir mücadele değil, aynı zamanda toplumsal bir direnç oluşturma sürecidir. Bu süreçte, dayanışma ve doğru bilgi paylaşımı, şiddete karşı kolektif bir savunma inşa etmenin en önemli araçlarıdır.

Feminizmin metalaşması ve öz savunma programlarına dair yaptığım bu eleştiriyle amacım kimseye parmak doğrultmak değil, aksine kadınların umut ve yeni yollar aramaya teşvik edilmesi gerektiğini vurgulamaktır. Bu tür bir yaklaşım, güvensizlik ve korku duygularını beslemek yerine, güçlü ve özgüvenli bireyler olarak kadınların kendi potansiyellerini keşfetmelerine olanak tanır. Bu nedenle, feminist aktivizmin ve öz savunma programlarının yönlendirilmesinde daha eleştirel bir yaklaşım benimsemek, kadınların güçlenmesine asıl katkıyı sağlayacaktır.