13 Yıllık Antrenmandan Sonra Neden Spor Salonunu Bıraktım ve Bunun Yerine Ne Buldum: Hareket Halindeki “Spor” Yolculuğum
Bölüm 2
Şimdi geriye dönüp baktığımda Brazilian Jiu Jitsu ve kuvvet antrenmanlarına başladıktan sonra aslında vücudumdan uzaklaşmadığımı, beni “kurtardığını” iddia eden antrenman metotları tarafından yavaş yavaş ve gizlice ondan dışarıya itildiğimi fark ediyorum. Seçtiğim ortam ve “yapı” olduğunu düşündüğüm şey zamanla vücudum ve zihnim için bir kafese dönüştü. Sakatlanmak hakkında anlatılan muhteşem hikayelerden korktuğum için antrenörümün bana söylediği her şeyi harfi harfine uygulamaya sadık kalıdım.
Ellerimin ilk kez bir haltere değmesi Brazilian Jiu Jitsu çalıştığım spor salonuna gitmeye başlamamla oldu çünkü daha ilk günden itibaren sürekli tekrarlandığı gibi; formum oldukça kötüydü, yeterince güçlü değildim ve atletik görünmüyordum. Zamanla bu kuvvet antrenmanlarının gerçek bir güç inşasından çok yalnızca görünüşe odaklanan izolasyon çalışmalarına dönüşeceğini ise asla bilmeyecektim.
Neredeyse her gün tartılıp 55 kg’ın altında kalmam gerektiği hatırlatılıyor, yediğim yemek sürekli eleştiriliyor ama kimse güç üretmek için önce kütle kazanmam gerektiğinden bahsetmiyordu. Gerçek kuvvet bedenin büyümesini, gücün fizyolojik bir temele oturmasını gerektirir çünkü kas hacmi artmadan, glikojen depoları yeterince dolmadan ve sinir sistemi yüksek yoğunluklu yüklemelere adapte olmadan kalıcı ve sürdürülebilir kuvvet kazanımı mümkün değildir.
Ne var ki bu bilimsel gerçek, güçsüz olduğum sürekli tekrarlanırken daha “atletik görünmem” beklentisiyle sürekli bastırılıyor, başkalarının estetik zevki atletik performansımın önüne geçiyordu. Bana sunulan bu programın amacının bana söylendiği gibi gerçek potansiyelimi açığa çıkarmak olmadığını çok daha sonradan anlayacaktım.
Hayatımda hem bu kadar çok şey başardığım hem de sürekli olarak başarısız olduğumu hissettiğim hiç bir dönemi hatırlamıyorum.
Bu dönemde beni hem mental hem de fiziksel olarak kurtaran iki şey, vücudum için yaptığım mobility çalışması ve tırmanmaya başlamamdı. Bunlar gerçekten yalnız olduğum, kendi şartlarımda hareket pratiği yapabildiğim ve bunun keyfini çıkarabildiğim tek aktivitelerdi. Bana çoğunlukla çekme ve itme dışında iyi bir hareket çeşitliliği sağlıyorlardı.
Mobility çalışmaları “kırılgan” vücuduma rağmen beni pek çok sakatlıktan uzak tuttu (neredeyse tüm antrenman partnerlerimin benden +30 kg daha ağır olduğunu düşünürseniz bu çok önemli bir noktaydı) ve vücudum üzerinde bir akışkanlık ve kontrol hissi edinmemi sağladı, dış beklentilerin dayattığı katı kalıplardan özgürleşerek “fiziksel benliğimle” yeniden bağlantı kurmam için bir köprü oldu.
Öte yandan tırmanış, rutinime oyun ve keşif duygularını geri getirdi, sınırlarımı test etmenin zorlu ama ödüllendirici başka bir yolunu bana sundu. Tırmanmaya ilk başladığımda fark ettiğim şey, yıllar sonra ilk kez özerkliğimi ve vücudum üzerindeki kontrolümü yeniden kazandığım hissiydi. Kendi ritmimi bulmak ve beni diğer insanların sınırlı bakış açılarıyla tanımlayan dar standartlardan kurtulmuş olmak da oldukça güçlendiriciydi. Beni derinden etkileyen bir diğer nokta da, her ne kadar minderde ve spor salonunda “fiziksel olarak zayıf” diye tanımlanıyor olsam da tırmanış partnerlerimin beni “cehennem gibi güçlü” olarak nitelemesiydi.
Geriye dönüp baktığımda hayatımdaki sorunun kaynağının aktivitelerin kendilerinin değil de antrenörümün bana aşıladığı “sözde” mükemmeliyetçi yaklaşım olduğunu ancak şimdi anlayabiliyorum. Kendisi onlara uymasa bile onun standartlarına uymak için çok çabaladım çünkü ona ve yaptıklarına olması gerekenden çok daha fazla değer veriyordum.
21 yaşında, takıma ilk katıldığımda kendime geri dönmenin bir yolunu bulduğumu düşünmüştüm. 2012 yılı civarıydı ve lise sonunda voleybolu ve çizimi bıraktığım, güzel sanatlar okuma hayalimden vazgeçtiğim ve sigara içmeye başladığım için o yaşlardaki çoğu genç gibi hayatımda amaç, hareket ve disiplin açlığı çekiyordum. Ayrıca aşırı derecede kötü olan ruh sağlığımı, günde sadece bir kez yemek yememi ve o dönemde yaşadığım tüm stres nedeniyle taşikardi geçirmemi hiç saymıyorum.
Ait olmak istiyordum ve ancak şimdi bu arzunun beni nasıl savunmasız bıraktığını görebiliyorum. Sanırım insanların kendilerini “kurtarıcı“ olarak konumlandırabileceği bir şekilde hikayemi yeniden yazmak kolaydı.
Geçmişin hayaleti beni yalnız bırakmıyordu, liseden üniversiteye geçiş benim için bir kitapçıda çalışmak dışında pek işe yaramıyordu ama tekrar bir dövüş sanatını deneyecek gücü bulduğum ve yolumun Brazilian Jiu Jitsu gibi muhteşem bir sporla kesiştiği için çok minnettardım. Benim için tüm bunlar, disiplin ve bağlılığın, uzun süre kaybolmuş hissettikten sonra gücümü bana geri kazandıracağına olan inancımla ilgiliydi.
Ama bu asla olmadı. Çünkü güç asla geri kazanmam gereken bir şey değildi. O hep benimdi.
Disiplin ve Aidiyet
Disiplin ve aidiyet unsurları, Brazilian Jiu Jitsu yolculuğumu şekillendirmede önemli bir rol oynadı ancak geriye dönüp baktığımda bunun aynı zamanda yolculuğumu tam olarak sahiplenmemi de engellediğini fark ediyorum. Disiplin iki ucu keskin bir kılıç halini aldı, bir yandan bana düzen ve güç getireceğine inandığım çerçeveydi, diğer yandan beni dışsal beklentiler döngüsüne hapsetti.
Antrenörümün koyduğu katı standartlara uymaya o kadar odaklanmıştım ki gözü kör sadakatin ve mükemmeliyetçiliğin büyümeye yol açacağına inanıyordum, bu yüzden yolumun gerçekte nasıl göründüğünü veya nasıl görünmesi gerektiğini gözden kaçırıyordum. Bir köle gibi çalışırken diğer yandan asla tatmin edemeyeceğim bir canavarla savaşıyordum, gece gündüz antrenman yaparken takımın minder dışındaki tüm yükümlülüklerini tam zamanlı olarak yönetiyordum ve tüm bunları yaparken geliştiğime inansam da aslında sadece aynı daire içinde dönüp duruyordum.
Bu süreçte benim için disiplin bir performansa, bir başkasının mükemmelliğin ne olması gerektiğine dair vizyonuna uyum sağlama eylemine dönüştü. Bir ideali karşılamak, bir başkasının başarı tanımını somutlaştırmak için sürekli çabalamak, sezgilerimi ve kendimi özgürce ifade etmemi engelledi.
İnsanların sizi kendi sezginizi sorguladığınız pozisyonlara soktukları ve sonra sizden daha fazla deneyime ve yeterliliğe sahip oldukları için onların sezgilerine güvenmenizi söyledikleri anları bilirsiniz. Bu aslında içgüdü ve otorite arasındaki sessiz bir müzakeredir. Bir silah olarak kullanılan deneyim, bilerek veya bilmeyerek, rehberlik kisvesi altında içgüdünüzü zamanla susturan bir şiddet biçimine dönüşür.
Ben de bir noktadan sonra kendi sesimi duyamaz oldum. Hislerime güvenmemeye, onları sebepsizce sorgulamaya ve her seferinde ne düşündüğümü açıklamadan önce uzunca duraksamaya başladım. Başkasının netliği benim içsel pusulamı bulanıklaştırdı. İçimde kalan şey öfke değildi, kendime olan güvenin yavaş ve sessizce aşınmasıydı ve en acı olan da buydu, yavaş yavaş kendi iç sesimden uzaklaşmak. O güveni yeniden inşa etmek, yeniden kendimi dinlemeyi öğrenmek demekti. Belki de güç dediğimiz şey en temelde, o sesi tekrar duyabilme cesaretidir.
Benzer şekilde ait olma ihtiyacı bu dinamiğe büyük bir katkıda bulundu. Yerimi bulmak, kendimden daha büyük bir şeye bağlı hissetmek ve bana bir amaç kazandırabilecek bir grubun parçası olmak için ölüyordum. Bu ait olma arzusu, bir başkasının değerimi ve kıymetimi tanımlayabileceği fikrine kolayca duyarsızlaşmamı sağladı. Başkasının standartlarının ve anlatısının benim başarım için bir model olabileceği fikrini kabul ettim. Bu önceden belirlenmiş kalıplara uyarak gücümü ve sesimi geri kazanacağımı düşündüm.
O zamanlar fark edemediğim şey, aidiyet yoluyla dışarıdan onay arayarak, yolculuğumu gerçekten sahiplenmemi sağlayabilecek özerkliği ve özgünlüğü terk ediyor olmamdı. Ama şikayet edebilir miyim? Hepsi benim seçimimdi. Eğer zamanda geriye gidebilseydim, eski bana söyleyeceğim tek bir şey olurdu; hareket et. Antrenman yapma.
Tanım mı, Yaklaşım mı?
Bu uzun yolculuğu düşünürken, ülkenin en büyük spor iletişim ajanslarından birinin özel bir üniversitede başlattığı spor yönetimi bölümüne kabul için girdiğim “yetenek sınavı” gününe geri dönüyorum. Eğer şanslıysam tam burs kazanabilirdim, hedefim de buydu çünkü ülkenin en pahalı okullarından birinin masraflarını ödeyecek bir birikimim yoktu. Henüz 25 yaşındaydım, sol bacağımda ciddi bir atrofiye neden olan diz sakatlığından daha yeni iyileşmiştim, mor kuşağımı yeni almıştım, bu halimle ve sadece 3,5 yıllık minder deneyimimle bile ileri düzey ve yarışma konusunda oldukça deneyimli kahverengi kuşaklara karşı maç kazanabiliyordum. Takımın iletişim ve pazarlaması üzerinde de oldukça tecrübe edinmiştim. Kendimden ne kadar emin olduğumu siz hayal edin. Bu bölümü okuma kararı alma sebebimse çok sevdiğim Brazilian Jiu Jitsu’yu daha görünür kılmak amacıyla kullanabileceğim diğer profesyonel yaklaşımları ve araçları kazanmaktı.
Ajanstaki yuvarlak bir masada bir sandalyede oturduğumu ve beni C şeklinde çevreleyen, hepsi kariyerlerinin zirvesinde olan 8 kişiyle karşı karşıya olduğumu hatırlıyorum. Kendimi kısaca tanıtmamı istediler ve ardından 70 yaşın üzerinde olan ve daha sonra diğerleri gibi benim öğretmenlerimden biri olacak olan, ülkenin rekreasyon alanının en önde gelen ismi Dr. Ümit Kesim’den bir soru geldi: “sence hareket, spor ve egzersiz arasındaki fark nedir?”, bu hala zihnimin derinliklerinde yankılanan bir sorudur, daha önce hayatımda sorgulamayı hiç akıl etmediğim bir konu.
Avuçlarımın terlediğini hissedebiliyordum ve sporun ne anlama geldiğini tanımlamak için aceleyle konuşmaya başladım ama beni bölerek, “senden tanımlama yapmanı istemiyorum, söyle bana, sence aralarındaki fark ne olabilir?” dedi. Çok da emin olmayarak “yaklaşım mı?” diye sordum. Büyük bir sesle bravo dedi, hayatımda duyduğum en tatlı bravoydu bu. Bu bölümden sonra sohbet akmaya başladı ama utanıyordum çünkü bu şeylerin kendi tanımlarında ne anlama geldiklerini gerçekten bilmiyordum.
Artık tanımları öğrenmenin ve ezberlemenin kolay olduğunu anlıyorum ama bunların bağlamını ve birbirleriyle nasıl ilişkili olduklarını anlamak farklı bir bakış açısı gerektiriyor, onlardan öğrendiğim şey buydu ve bu fırsatı bana tanıdıkları için onlara oldukça minnettarım. Özellikle bu kontenjanın açılmasında emeği geçen Cem Tınaz’a. Bursu kazanıp kazanmadığımı merak ettiğinizi biliyorum. Evet, kazandım 🙂
Bu soru sayesinde zamanla, hareket etmek, egzersiz ve spor yapmak arasındaki büyük farkları tanımlar olarak değil, yaklaşımlar veya katılım biçimleri olarak anlamaya başladım ve bunların bende nasıl yankı bulduğunun daha fazla farkına vardım. Bu soru benim için kesinlikle bir uyanış çağrısıydı. Uzun bir süre egzersiz tek odak noktam oldu, vücudumun performansını optimize etmek için yapılandırılmış rutinlerin sonsuz bir döngüsü. Programları takip ettim, ölçümleri takip ettim ve sınırlarımı zorlamanın başarının tek anahtarı olduğuna inandım. Ancak hareketin, fiziksel ifadenin özünün, gerçekten özlediğim şey olduğunu unutmuştum.
Öte yandan spor, benim için denkleme rekabetçi ve sosyal bir unsur getiriyordu. Spor bir strateji, rekabet ve başkalarıyla etkileşim oyunuydu. Sporun yarışmak dışında bir egzersiz biçimi olarak da bedene hizmet edebileceğini öğrendim. Fakat sporun gerçek gücü, insanları bir araya getirmesinde, beceriyi test etme ve rekabetin karmaşasında kontrole sahip olma yeteneğini bireylere kazandırmasında yatıyordu. Ama spor yaptığımda dışarıdan onay aramakla kendi hareket kabiliyetimi ifade etmek arasındaki gerginliği hissedebiliyordum.
Benim için gerçek değişim, hareketi en saf haliyle yeniden keşfetmek için kendime izin verdiğimde gerçekleşti. Hareket, egzersizin katı yapılarıyla veya sporun rekabetçi çerçeveleriyle sınırlı değildi. Neşe, yaratıcılık ve keşfe dayanan, kendiliğinden, ifade edici ve işlevsel bir eylemdi. Plyo ve tırmanışa geri döndüğümde, sadece hareket etmenin kendisi uğruna hareket etme özgürlüğünü tekrar hissettim. Eğlenmekten başka bir hedefim olmadığı için hareketin çocuksu neşesiyle yeniden bağlantı kurabildim. Harekete bu geri dönüş, bedenlerimizin asla salt birer performans makinesi olmak için tasarlanmadıklarını bana hatırlattı. Bedenlerimizin, bir şeyleri ifade etmeleri ve çevremizdeki dünyayla etkileşime girmeleri gerekiyordu.
Sonunda, tüm ölçütleri ve hedefleriyle fitness’ın bizi ancak belirli bir yere kadar götürebileceğini anladım. Fitness yani zindelik denen olgu bizi hareketin, varoluşun bir kutlaması olmasından çok bunun bir görev halini aldığı bir kutuya hapsediyor. Günün sonunda gerçek güç, ne kadar ağırlık kaldırabildiğinizle veya kaç tekrar tamamlayabildiğinizle ilgili değil; ne kadar özgürce hareket edebildiğinizle, bedeninizle ne kadar derin bir bağ kurabildiğinizle ve kendinizi onun aracılığıyla nasıl ifade ettiğinizle ilgilidir.
Yolculuğum bana her türlü hareket şeklinin, ister sporla, ister egzersiz veya saf keşifle, fiziksel deneyimimizin temeli olduğunu öğretti.
Ve her şeyden önce, beni her gün bedenime geri getiren şeydi.
— A.
