13 Yıllık Antrenmandan Sonra Neden Spor Salonunu Bıraktım ve Bunun Yerine Ne Buldum: Hareket Halindeki “Spor” Yolculuğum
Bölüm 3
Burada oturup size hareket, spor, egzersiz veya zindelik arasındaki tanım farklılıklarını aşırı sınırlı bir bakış açısıyla açıklamayacağım ve sadece bir blog yazısı okuduğunuz için “fiziksel aktivite” ile ilişkinizi geliştirmenizi de beklemiyorum. Bu bölümde sadece sorunun kaynağını “tanımları bilmemek” olarak görmek ile “yaklaşım” olarak görmek arasındaki farkı daha fazla açıklamak istiyorum.
İlkinde, sorunun bu terimlerin ne anlama geldiğine dair kafa karışıklığından veya yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını öne süreriz. Bu görüşe göre tanımları basitçe hareket, egzersiz veya zindeliğin ne olduğunu söyleyerek açıklığa kavuşturabilseydik sorun zaten kendiliğinden çözülürdü ve insanların ne yaptıklarını ve neden yaptıklarını daha iyi anlamalarına sebep olurdu.
Ancak bu yaklaşım daha temel bir sorunu göz ardı ediyor: bu uygulamalarla nasıl etkileşim kurduğumuz. Tanımlar tek başına hareket hakkındaki hislerimizi değiştirmek için yeterli olmuyor. Çünkü sonunda, ister egzersiz yapmak ister spor yapmak olsun, hepsi aynı deneyimden kaynaklanıyor: hareket. Gerçek fark ona getirdiğimiz tutum, niyet ve zihniyette yatıyor.
Burada sorun sadece anlamsal netlik değil, bedenlerimizle etkileşim kurma şeklimiz, hareketlerimizin ardındaki motivasyonlar ve onlara yüklediğimiz anlamlar. Dolayısıyla çözüm sadece terimleri tanımlamakla ilgili değil, aynı zamanda uygulama/deneyimin kendisiyle etkileşimi dönüştürmekle ilgilidir. Hareket etme şeklimiz, ona ne ad verdiğimizden çok daha önemlidir.
Sorunun kaynağını tanımları bilmemek olarak görmek ile yaklaşım veya etkileşim olarak görmek arasındaki fark, sorunun nedenini ve olası çözümünü algılama şeklimizde yatıyor.
Tanımları Bilmemek
Sorunun kaynağını tanımlarla ilgili bir yanlış anlama veya kafa karışıklığı olarak gördüğümüzde, soruna anlamsal bir mercekten bakıyoruz; bu noktada sorun, “hareket”, “egzersiz” veya “fitness” gibi terimlerin net olmamasından veya yanlış yorumlanmasından kaynaklanıyor. Buradaki varsayım, eğer bu terimleri daha net bir şekilde tanımlayabilirsek, insanların fiziksel uygulamalarını doğru bir şekilde kategorize edebilecekleri ve dolayısıyla bedenleriyle ilişkilerinin iyileşeceğidir.
Diyalektik olarak bu görüş, netliğin ve doğru kategorizasyonun çözüme yol açması fikrine dayanır. Eğer biz hareket, egzersiz ve spor arasındaki farkları doğru bir şekilde tanımlayabilseydik, doğru uygulama doğal olarak bunu takip ederdi. Bu yaklaşımla insanlar ne yaptıklarını, neden yaptıklarını ve bunun daha geniş bir fiziksel aktivite yelpazesine nasıl bağlı olduğunu anlardı. Başka bir deyişle, doğru tanımlar doğru eylemlere yol açar ve bu da sırayla zihinsel sağlığı, performansı ve genel refahı iyileştirirdi.
Örneğin: koşuyu yukarıdaki tüm bu tanımların altına yerleştirebiliriz. Koşu, başkalarıyla yarıştığımız bir spor biçimi olabilir veya başka bir spordaki performansımızı geliştirmek için bir egzersiz olarak kullanılabilir veya sadece form tutmak için uygulanabilir. Peki o zaman koşu nedir? Spor mu, egzersiz mi yoksa hareket mi? Cambridge sözlüğüne göre koşmak; bir yere ayaklar üzerinde ivedi bir biçimde gitmek. Burada verdiğimiz cevabı eylemin kendisine değil, ona olan yönelimimize bağlıyoruz; neden koştuğumuza, nasıl koştuğumuza ve hangi bağlamda koştuğumuza göre koşmanın tanımı değişmiş oluyor. Gördüğünüz gibi etiketler değişebilir ama hareket baki kalıyor.
Koşmanın ne kadar akıcı olabileceğini görüyor musunuz? Bu akıcılık aynı zamanda katı tanımların sınırlamalarını da ortaya koyuyor. Dolayısıyla sormamız gereken asıl soru şu: spor, egzersiz veya zindelik tanımlarını bilmemiz gerçekten sorunu çözüyor mu? Bu anlamda, terimlerin netliği uygulamamızı dönüştürmeyebilir, yalnızca hareketle ilişkimizdeki bir değişim bunu yapabilir. Tanımlar dili düzenleyebilir ama bedenlerimizle olan ilişkimizi dönüştürmezler.
Tanımlara çok fazla odaklanmak insan hareketinin daha geniş, daha deneyimsel yönünü gözden kaçırmamıza sebep olur. Egzersiz, spor ve hareket arasındaki farkı bilsek bile, uygulamayla olan etkileşimimiz dış beklentiler veya katı yapılarla sınırlı kalırsa sorun devam edebilir.
Yaklaşım
Sorunu yaklaşımda veya aktiviteyle olan etkileşimde yattığını gördüğümüzde, sorun şeylere verdiğimiz adlardan uzaklaşır ve bunun yerine onlarla nasıl etkileşim kurduğumuza, zihniyetimize, niyetimize ve bedenlerimizle olan ilişkimize odaklanır. Sorunun şeyin kendisiyle ilgili olmadığını, onunla olan ilişkimizle ilgili olduğunu anlarsak aradaki farkı anlamak daha kolay olacaktır. Bu görüş gerçek zorluğun mutlaka tanımlarda netlik eksikliği olmadığını, daha ziyade uygulamamıza nasıl yaklaştığımız olduğunu vurgular. Hareket deneyimine mi odaklanıyoruz yoksa ölçülebilir hedeflere ulaşma ve tanımlara uyma döngüsüne mi kapılıyoruz?
Bu bakış açısı çözümü yalnızca bilgi ve bilmekten ziyade tutum ve deneyimde bir değişim olarak konumlandırır. Fitness’ın indirgemeci, sonuç odaklı yaklaşımına meydan okur ve hareketi kendimizi keşfetmenin ve bedenlerimizle yaratıcı bir etkileşi kurmanın bir biçimi olarak benimsememize yol açar.
Kategorize etmekten çok, eylem halindeki bedeni nasıl deneyimlediğimiz ve ifade ettiğimizle ilgilidir.
Çözüm
Her iki bakış açısının da kendilerine göre yerleri var ancak gerçek çözümün ikisini uzlaştırmada yattığına inanıyorum. Tanımlar netlik sağlamaya yardımcı olabilir ancak bu tanımlarla nasıl etkileşime girileceğine dair bir anlayış olmadan, bunlar yalnızca kelimeler olarak kalır. Benzer şekilde etkileşimdeki bir değişim, tanımlar, kişisel iç görü veya kültürel bağlam yoluyla bir tür anlayış gerektirir.
Tanımlar önemlidir ancak boşlukta var olmazlar. Netlik ve etkileşim arasındaki gerilim, her ikisinin de bütünleştirilmesiyle çözülebilir. Tanımlar bir çerçeve sunar ancak nihayetinde deneyimi dönüştüren ve ruh sağlığımızı etkileyen, hareketle olan duygusal, psikolojik ve fiziksel bağımızdır.
Harekete bir deneyim yerine bir ölçüt olarak yaklaşmak, hareketin sadece yerine getirilmesi gereken bir görev, ulaşılması gereken bir sayı veya bir hedef haline geldiği, bedenin sadece mekanizasyona indirgendiği, hedef odaklı bir ilişkiye yol açar. Bu yaklaşım fiziksel tükenmişliğe, zihinsel yorgunluğa ve hareketin gerçek neşesinden kopmaya yol açabilir ve ifade edici, özgürleştirici bir aktivite olması gereken şeyi stresli bir zorunluluğa dönüştürebilir.
Bu yüzden çoğu insan fiziksel aktivitelere katılmaktan hoşlanmaz çünkü sonuçlar onlar için her zaman dış kaynaklara bağlıdır veya hareket hakkında onlara öğretilen şey sadece budur, hareket etmek sporla eşdeğerdir; hareket etmek = spor, sadece 1 sınırlı tanım. Tıpkı benim de hayatımın bir döneminde beynimin yıkanmış olması sebebiyle 13 yıl boyunca kafamı minderin ve halterin altına gömmem gibi. Hareket yalnızca bir amaca ulaşma aracı olarak görüldüğünde, bedenle bağlantı kurmanın, yeni hisleri keşfetmenin ve fiziksel varoluşun getirdiği saf zevki deneyimlemenin bir yolu olmanın dışına çıkarak özünü kaybeder.
Hareketle özgürleşmek yerine, insanlar dışsal onay için çabalama döngüsüne hapsolur ve hareketin sunabileceği içsel sevinçten kopar. Bugün hareket dediğimiz şeyin çoğu, sadece görünür sonuçları yücelten ve içsel deneyimleri görmezden gelen medya anlatıları tarafından filtreleniyor, bedenimizle olan ilişkimizin parçalanmış olmasına bu kadar da şaşırmamak gerek. Bunun hakkında daha fazla yazmayı çok isterdim ama bu başka bir gönderinin konusu olacak.
Hareket deneyimi katı bir kalıba uymakla ilgili değil, vücudun en küçük ölçekte neler yapabildiğine dair hisse dayalı bir akışkanlığı benimsemekle ilgilidir. Bakış açımızı değiştirdiğimizde ve hareketi bir deneyim olarak ele aldığımızda onun zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak daha derin bir potansiyelini açığa çıkarırız.
Bu noktada hareket başarmaya çalıştığımız şeyle ilgili olmaktan çıkar ve daha çok bedenlerimiz aracılığıyla dünyayla nasıl etkileşim kurduğumuzla ilgili olur, bu da hem refahımızı hem de bedenin kendisiyle olan bağlantımızı besleyen daha otantik, tatmin edici bir yaklaşıma olanak tanır.
— A.
