Son birkaç haftadır görünürlük ve başarı kavramları üzerine derin düşüncelere dalmıştım. Bir yandan bu konu hakkında bir şeyler karalasam mı diye düşünürken çıktığım okuma turunda bu konudaki düşüncelerimi daha da derinleştirecek bir yazıya rastladım, Başar Başaran’ın bugün MediaCat’te yayınlanan “Tek geçer akçe popüler olmak” başlıklı yazısı. Yazıda, popülaritenin arkasındaki gerçekleri sorgulayan güçlü bir eleştiri yer alıyor, hem de fenomenolojiden örneklerle 🙂 Görünürlük ve gerçek yetkinlik arasındaki çelişkiye parmak basan bu metin, başarının yalnızca kişisel bağlantılar ve anlık görünürlükle elde edilemeyeceğini vurguluyor. Bu yazı, benim uzun zamandır kafa yorduğum noktaları aydınlatmama oldukça yardımcı oldu ve kendi yazım için bana ilham verdi.
Görünürlüğün başarılı olmakla bağdaştırıldığı bir toplumda yaşıyoruz ve bu görünürlüğün kişisel bağlantılarla sağlanıyor olması, sırf ekranda veya “bir yerlerde” veya “birileriyle” gördüğümüz için gözümüzde büyüttüğümüz çoğu insanın yetkinlikleri hakkında bize çok şey açıklıyor. Zira başarı, günümüzdeki yaklaşımla çoğu zaman arka planda gizli kalan yetenek ve emekten ziyade, yüzeysel bir imajın ürünü haline getiriliyor.
Kimilerimiz, görülmeyi ve duyulmayı önemsemeden, sevdiğimiz ve hayatımıza anlam katan şeyleri mesleğimize dönüştürebilecek yeteneğe sahibiz. Eğer yaptığımız işi yeterince seviyorsak aynı zamanda bu bağlamda pozitif etki yaratma kabiliyetimiz de artar. Bu durumda bizim için görünürlük, doğal bir sonuç olarak ortaya çıkar. Ancak, kimilerimiz meslek olarak seçtikleri “görev”lerini kişisel gelişimlerindeki eksiklikleri gidermek için kullanıyor. Bu kişiler, yaptıkları işi ve bunu neden yaptıklarını önemsemeden kendilerini görünür kılmak için çaba sarf ederken, gerçek yetkinliklerinden ziyade kişisel bağlantılarına güveniyor, kendilerine daha iyi hizmet eden bir imaj yaratmaya çalışarak, takipçi kitlelerini etkileme amacı güdüyor. “Peki neden?” dediğinizi duyar gibiyim, bu soru kişisel gelişim başlığı altında başka bir yazının konusu olabilir, hatta bu konu bir kaç bölüme ayrılabilir. Belki daha sonra..
Spor bağlamında, özellikle Türkiye’de markaların ve kreatif ajansların bu konuya olan yaklaşımlarını ele aldığımızda markaların, olimpik ve milli sporcular dışında, işinde ustalaşan, ait oldukları komünitenin gelişiminde etkin rol oynayan ve bu gelişimi pozitif bir şekilde etkileyen kişiler yerine, gerçekliği kendisine daha iyi hizmet etmesi adına “değiştirerek” “hayranlarına” aktaran ve “influencer” kalıbını taklit ederek kendisini kanıtlamaya çabalarken aslında binlerce kopyanın bir diğer örneğine dönüşen, içinde bulunduğu ve “reklamını yaptığı” komünitede söz hakkına sahip olmayan kişilerle yakın ilişkilerini koruma çabası aynı zamanda spor alanında marka yönetimi olgusunun ülkemizde ne kadar zayıf olduğunu da gözler önüne seriyor.
“Influencer” taklidi yapan kişilerin daha yüksek takipçi ve etkileşim sayılarına sahip olması, markaları motive eden en büyük unsur. Bu öyle bir unsur ki, ajanslar isterlerse kendileri de sahte takipçi ve etkileşim hizmeti sunarak bu unsuru yaratabiliyor, önemli olan aradaki bağlantının ne kadar güçlü olduğu ve aday “influencer”ın rolünü ne kadar iyi oynadığı. Çünkü markalar kâr odaklı olarak çalışır ve bir spor markasının amacı, iş birliği yaptığı veya sponsoru olduğu sporcuya değer katmak veya spora hizmet etmek değildir. Sporun yarattığı değerlerden ve sporcunun görünürlüğü üzerinden kâr etmektir. Spor, değerini idari yollarla üretilemeyecek insani yetiler aracılığıyla ortaya koyar: oyun, belirsizlik, beceri, cesaret, sadakat, özdeşleşme ve kolektif hafıza gibi. Kurumlar bu yetileri organize eder ve onları temsil etme yetkisini kendilerinde görürler ama sporun yarattığı değerler doğası gereği kendisinde zaten içkindir. Buradaki önemli nokta, sporu tüketim bağlamında ele aldığımızda en büyük paydanın izlenme olmasıdır.
Diğer ülkelerde, markaların sporculara henüz yüksek etkileşim rakamlarına sahip değilken, ve hatta, olimpik veya milli olmalarını gözetmeksizin verdikleri destek ve geliştirdikleri “birlikte büyüme” protokolü, bu ülkelerdeki spor kültürünü destekleyen ve geliştiren önemli faktörlerdir. Bu sayede bu ülkelerde spor, sadece bir kaç popüler branşla sınırlı kalmaz, geniş bir yelpazede desteklenir ve gelişir, topluma gereken katkıyı sağlar. Çünkü bu ülkelerde spor sadece izlenerek tüketilen bir eğlence ürünü değildir. İşinizi yaparken yarattığınız pozitif etki de sadece sosyal platformlardaki etkileşim rakamlarınıza bakılarak analiz edilmez. Ancak, bildiğimiz gibi Türkiye’de markaların sporculara olan yaklaşımı, sporcunun gerçek yetenek ve değerinden çok, takipçi sayısına ve kişisel bağlantılarına odaklanmaktadır. Bu da, neden ülkemizde hala sadece futbolun konuşulduğunu ve diğer spor dallarının geri planda kaldığını oldukça iyi açıklar.
Sonuç olarak, toplumumuzda görünürlüğün başarının birincil ölçütü olarak kabul edilmesi, gerçek yetkinliğe sahip fakat olimpik veya milli olma şansı olmayan sporcuların geri planda kalmasına neden olurken, yetkinsizliğini takipçi sayısı ve tanıdıklarıyla maskeleyen kişilerin ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Spor alanında, özellikle Türkiye’de, markaların yetenek, emek ve pozitif etki yerine, takipçi sayısı veya kişisel bağlantıları ön planda tutması, sporun algılanma şekline zarar veren, göz ardı edilemeyecek önemli bir olgu halini almıştır.
Son zamanlarda X markayla nasıl işbirliği yaptığımı veya markalara hangi şekilde sponsorluk dosyalarını iletmeleri gerektiği hakkında sorular soran, hem kendi meslektaşlarımdan hem de çok genç ve parlak sporculardan oldukça fazla mesaj alıyorum ve tek bir soruyla başlayan bu diyaloglar uzun sohbetlere dönüşüyor çünkü bu noktada izlenebilecek sadece tek bir yöntem yok ve geçerli olması gereken yöntemler de ülkemizde nadiren işe yarıyor.
Gerçekliği değiştirmemiz bir anda mümkün olamayacağından bu noktada bize düşen tek şey, kendimizi rakamlarla veya kişisel bağlantılarımızla değil, mesleğimize olan tutkumuz, yetkinliğimiz ve yarattığımız pozitif etki ile meşrulaştırmayı tercih etmektir. Bu gerçeklik her ne kadar can sıkıcı olsa da işimizin kalitesine ve bunu neden yaptığımıza odaklanarak (marka yönetiminde “brand purpose” veya “why?” dediğimiz şey) gerçek yetkinliğin ve değerin uzun vadede kendini göstereceğinden emin olabiliriz. Yaptığımız şeyi neden yaptığımız hakkında bir fikrimiz yoksa veya kendi kendimize verdiğimiz yanıtlar yetersiz geliyorsa en başa dönerek bazı şeyleri sorgulamamız gerekebilir. “Neden?” sorusuna vereceğimiz yanıt sadece bize yol göstermekle kalmaz, aynı zamanda yarattığımız faydanın ve verdiğimiz emeğin de ulaştığı noktada gerçek bir değişime yol açmasına sebep olur. Bu yaklaşım bizim daha stabil bir kariyer elde etmemizde, daha fazla pozitif etki yaratmamızda ve yapmaktan keyif aldığımız mesleklerimizi daha sürdürülebilir kılmak adına bizi destekler. Bu nedenle kısa vadeli görünürlük ve bilinirlik stratejilerine yönelmek yerine, mesleğimize olan adanmışlığımızın ve kabiliyetimizin bize başarı getirmesini tercih etmeliyiz.
Kısacası, her ne kadar medya aracılığıyla yaratılan toplumsal normlar tam tersini dikte etse de, kalıcı ve anlamlı başarılar, anlık ve yüzeysel görünürlüğün her zaman ötesindedir.
“Görünmek varoluşumuzun en temel özelliğidir. Gaye bundan başka bir şey olmalıdır.“ _Başar Başaran

Leave a comment